close

tedirgin

vadiden akan toprağı tutacak

ağaç kalmadı

 

alıp götürüyorum yurdumun çocuklarını

dikiyoruz hep birlikte sevinçle

ama, söküyor onları biri

son günlerde

 

kara sularıma saplanan matkap benzeri

arkamdan kuyumu kazan biri

yüzüme gülen biri ya da

sırtlan gibi karanlıkta…

 

yurdumun çocukları!

hamarat kunduzları

taşkın derelerin!

söyleyin!

 

kırsam mı su geçirmez tabakayı

yol kıyılarına setler mi çeksem

kurukafa bir dövmeyle

göğsüme mi işlesem

tehlikeyi

 

vadiden akan toprağı tutacak

ağaç kalmadı

 

yağmurlar başlayacak

ne yapmalı!

 

İlyas Tunç

Eylül 2010, Sinop

 

 

Şiirden- İki Aylık Şiir Dergisi

Mayıs-Haziran 2011, sayı: 5

close

Zorba ve Çocuk

düşürüyor zorba

çay bardağını

elinden

 

tam da uzanıyorken fırçasına

yumuşacık bir fiskeyle

tuvaldeki kadına

son bir darbe

atayım diye

 

ama, ben ıslatıp parmağımı dilimle

topluyorum yerdeki can kırıklarını

sehpaların altından

kıyısından anıların

 

zorbanın yaşlı belleği

unutmuş görünüyor şimdi her şeyi

unutmuş görünüyor resim yapmayı

unutmuş görünüyor beslemediği

eren çocukları…

 

bir elin diğerini

yıkaması kadar

kolay değil

unutmak

 

yanmış olmalı zorbanın içi

unuturken geçmişini

 

İlyas Tunç

Ekim 2010, Sinop

 

Varlık Edebiyat ve Kültür Dergisi

Kasım 2010, sayı: 1238

 

close

iyiyim ya siz

 

gün boyunca gösterdiğim gereksiz incelik

korkunç bir düş oluyor uykuya dalınca

 

-iyiyim, ya siz!

 

çünkü, söz açmıyorum size ben

her şeyi sayılara dönüştüren

dijital yalnızlığımdan,

kulağıma iliştirdiğim şu ufacık küpeye

kısırlaştırılmış bir sokak köpeğinin

dik dik bakmasından…

 

söz açmıyorum yaşadığım acılardan,

yıkımlardan, yitiklerden, çok kötü şeylerden,

tavan arasına sakladığım yasak kitapların

bulunması korkusundan,

zorlanan kapılardan,

izlenen adımlardan…

 

mutsuzum!

midesindeki pet şişeyle kıyıya çekilmiş

aç bir martının duyumsadığı

tokluk duygusu gibi bir şey

benim mutsuzluğum…

 

söz açmıyorum daha başka şeylerden,

bildiğinizi düşünerek onları…

 

yeryüzü üzüyor beni,

amansız yerçekimi altında

inceliyorum ezile ezile

 

-iyiyim, ya siz!

 

İlyas Tunç

Eylül 2010, Sinop

 

Sincan İstasyonu Edebiyat Dergisi

Aralık 2010, sayı: 40

close

black widow

the shadow of the antenna falls through the roof window into the attic, into the mysterious, messy nest of our love. wooden fringe dividing the shade into two equal parts as if acting like a diameter of a circle.  the other half stays on the tiles with the intent of hiding shits of seagulls, carcasses of flies. inside pendulums of spiders sparkling with the remnants of the noon sun, piles of dust, old versions of loneliness… and you! slender, your long legs, soft belly, your heart pounding in your body, your hairy, dark nostrils… suddenly you sink in your frisky claws in my nape. i struggle desperately:

kiss and kill me! kiss and kill me!

time flies by. window fringe turning into a beam to be tangent to the circle shaped shade. i make sense out of deepening dark, ever thickening belly of this clumsy guitar that i don’t have the heart to abandon, dolly birds, haunting sights of candlesticks… in a while the sun that bathed the hollow navel of the antenna will descend from the roof, and it is going to be replaced by the flapping sounds of the night butterflies. just started swimming of the head, sweating, exuviating… is it love? rescue knobs at the tips of your breasts! death: poisonous spurge of the mouth with no palate! sending away seagulls, i draw curtains:

kiss and kill me! kiss and kill me!

By İlyas Tunç (Translated from Turkish  by Mesut Şenol)

close

Özgürlük Heykeli’ne Tırmanırken

                                    “My love life is terrible. The last time I was inside a woman was 

                                      when I visited the Statue of Liberty.”

Woody Allen

 

yolunu şaşırmış bir gezgin

bakır tenli ruhsuz bir kadının

iç basamaklarından kıvrıla kıvrıla

tırmanıyor dudaklarına:

 

yankee, go home!

yankee, go home!

 

benim hiç aşkım olmadı, woody

yazmadım adını hiçbir yere

çünkü, aşklar karışırdı

kırbaç seslerine

 

özgürlük dediğin ne ki!

patlamaya hazır bağırsaklar,

birkaç yudum koka kola,

simgeler ve öteki…

 

belki de hiç biri

içi boş bir sözcük sadece

ama, taçlandırılmış…

 

köleler metal eritiyorlar,

kola içip metal eritiyorlar,

ben de metal eritiyorum, woody

tamponlar yapacağım

kanayan yerlerine

ruhsuz şu kadının:

 

yankee, go home!

yankee, go home!

 

dedim ya yolunu şaşırmış bir gezginim ben

dikilsem de ucunda parmaklarımın

ulaşamıyorum özgürlük alevlerine

yakamıyorum kahrolası

barış çubuğunu

 

ateşin var mı, woody!

 

İlyas Tunç

Ocak 2011, Sinop

 

Varlık Edebiyat ve Kültür Dergisi

Kasım 2011, sayı: 1250

close

DİJOJEN’DEN DAHA SİNOPLU BİR KİNİK: DOĞACI KEMAL

DİYOJEN’DEN DAHA SİNOPLU BİR KİNİK: DOĞACI KEMAL

Özgürlük, bir varoluş biçimidir. Düşünme ve düşündüğünü gerçekleştirmeyle anlam kazanır. Bu, dışımızdaki herhangi bir kontrol mekanizmasından bağımsız bir eylemdir. Birey olmak, toplumsal devinimi engelleyen geleneklerle bağları koparıp özgür davranmaktan geçer. Ancak, özgür bireyler kendi tarihlerini yazabilirler. Otoriteye rağmen kendi tarihini yazmak cesaret ister. Sinoplu Diyojen’in Büyük İskender’e ‘gölge etme başka iyilik istemem’ dediği durumdaki gibi…

Sinoplu Diyojen yaşadı ve öldü; İskender de… Diyojen’den geriye bir felsefe kaldı, İskender’den ise yıkılmış kaleler, kılıçtan geçirilmiş insan kemikleri… Diyojeni görmedim, İskender’i görmeyi zaten istemezdim. Diyojen’den yüzyıllarca sonra Sinop’ta yaşayan bir kinik daha vardı. Yalnızca kinik değil aynı zamanda bir sivil itaatsiz, yorulmaz bir doğacı, bir pasif direnişçi… O da öldü! Sinoplular Tarzan Kemal derlerdi. Fakat, o bu ismi sevmez, kendisine Doğacı Kemal denmesini isterdi. Anısına saygıyla ben de böyle hitap etmek istiyorum.

Doğacı Kemal; sırtında ufacık bir torba, torbaya asılı bir kazma, elinde bir davul ya da akordeon, arkasında üç-beş köpekle, bronz tenli, yakışıklı, yarı çıplak bir adam…

Bir bakarsınız Karakum’da kavak fidanları dikiyor, bir bakarsınız Tersane’deki kasaplardan köpeklerine kemik alıyor, bir bakarsınız Kumkapı sularında çırılçıplak kulaç atıyor ya da pazaryerinde davul çalıyordur…

İnsanlarla pek konuşmazdı Doğacı Kemal. Birkaç cümleyle mesajını verip giderdi. Bu mesafeli yaklaşımının temelinde belki de M. Watt’ın “Kötülüğü pasifçe kabullenen kişi, onun kalıcılaşması için uğraşan kişi kadar kötülüğe bulaşmış demektir” sözleri yatıyordu. Yaşadığı sürece onunla konuşmaya cesaret edemedim. Öyle ya, ben de iyi insan sayılmazdım! Her şeyden önce birey olamamıştım! Politikayla, dinle, gelenekle, töreyle, kokuşmuş değerlerle beslenen toplumun önemsiz bir parçasıydım. Oysa, iyi insan olmak, kendi iç bağımsızlığımızın sesini dinlemekle mümkündü. Hiçbir otoriteye boyun eğmeden; en kutsalı baba otoritesine bile…

Çıplaklığıyla ilgili çeşitli söylentiler dolaşır. En yaygın olanı, askerlik dönüşü sevdiği kızın istenmemesi üzerine babasıyla yaptığı tartışmaya dayanıyor. Varlıklı, saygın bir aileye yoksul bir hizmetçi kızı… ‘Olacak iş mi! Oğlum, hiç mi utanmıyorsun? Elalem bize ne der!’ gibi sözler. Sonra, onun ‘utanmıyorum’ diyerek kendini çırılçıplak sokağa atışı… Bilinçli bir tercih! Ömür boyu yaşam biçimine dönüşecek olan bilinçli bir tercih!

Doğacı Kemal, giysinin bir fazlalık olduğunu düşünür; insanla doğal varoluşu arasında bir engel olduğunu… Çıplaklık, saflıktır. İşte, ben böyleyim demektir! O, doğanın bedenlerimize nüfuz etmesini ister. Güneşe saygı duymak gerekir, denize, ağaçlara, kuşlara da… Doğacı Kemal’in ahlâk anlayışı ekolojiktir. İnsan dışındaki varlıklara duyarsız kalan geleneksel ahlâkı onaylamaz. Otorite, mahremiyet karşısında ikiyüzlüdür; bir yandan örtünmeyi yasallaştırır diğer yandan üzerini aramak ya da işkence etmek amacıyla insanı çırılçıplak soyar. Doğacı Kemal, ikiyüzlü otoriteye karşı sarsılmaz bir iradeyle kendi meşruluğunu kendisi sağlamıştır.  Örneğin, yaşam tarzıma müdahale etme mesajını vermek için valileri karşılama töreninde yarı çıplak bulunurdu.

Doğacı Kemal, Sinoplu Diyojen’le aynı topraklarda doğdu; Sinop’ta, 1925 yılında Erfelek’in Karaca Köyü’nde… Doğduğunda Diyojen öleli 2248 yıl olmuştu. O da yazılı eserler bırakmadı. Ama, ikisi de erdemin düşünceleri eyleme geçirmekte olduğunu biliyordu. İkisi de mülkiyet duygusundan yoksundu. İkisi de para, pul, kariyer, şan, şöhret gibi değerleri doğaya aykırı buldu. Biri bir fıçıda yaşadı, diğeri yıkıldı yıkılacak, ahşap baba evinde… Diyojen’in tek mülkiyeti ufacık bir tastı, çocukların avuçlarıyla su içtiğini görünce onu da atıverdi. Doğacı Kemal’in kazması, orağı ve davulundan başka bir şeyi yoktu. Pazar yerinde davulunu çalar, istemediği durumları protesto ederdi. Nisi Köyü’nün girişindeki bir duvara şunları yazmıştı:

Kuzu bebektir, kesilmez!

Etyemezdi Doğacı Kemal, Sinoplu Diyojen de… Oysa, Diyojen’e ‘dile benden ne dilersen’ diyen Büyük İskender, hüküm sürdüğü çağda kim bilir ne kuzular kesmişti! Et yemeyen başkaları da vardı: Mahatma Gandi, Martin Luther King, Henry David Thoreau…

Gandi, pasif direniş eylemleriyle Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Yurttaş hakları savunucusu King, Amerikalı siyahlara uygulanan Jim Crow Yasaları’nın yürürlükten kalkmasını sağladı. Thoreau, Meksika Savaşı gerekçesiyle vergi ödemeyi reddetti. Sivil İtaatsizlik adlı makalesi Gandi’ye ve diğer sivil itaatsizlere esin kaynağı oldu. Doğacı Kemal de esinlendi mi bilmiyorum; ama o da bir sivil itaatsizdi. Ancak, Mahatma Gandi, M. Luther King gibi liderlik vasfı yoktu; ne de Henry Thoreau gibi makaleler yazmıştı. Liderlik vasfı olsa belki Gandi ve King gibi bir suikastin kurbanı olacaktı.

Doğacı Kemal’i sivil itaatsiz yapan şey, barışçıl olmasıydı. Protestoları şiddet içermezdi. Bu protestolar, hukuk devleti düşüncesine zarar verecek türden değildi. Çiğnediği yasanın yaptırımına katlanması gerektiğini biliyordu. Aslında, çiğnediği yasa falan da yoktu. Yalnızca, insanın doğaya karşı geliştirdiği gereksiz kurallardan rahatsızdı. Protestolarını sözle değil, davuluyla yaptığı için kimse neyi protesto ettiğini bilmezdi. Ama, protesto ettiği bir şey mutlaka olurdu. Örneğin, yıllar önce diktiği ağaçların altında oturmazdı. Çünkü, gençler orada sigara içiyordu. Müthiş bir sigara düşmanıydı Doğacı Kemal. Kola içilmesine de karşıydı. Bu, Amerika’nın kasasını zenginleştirmek demekti. Niçin çıplak gezdiğini insanların hâlâ anlamadıklarından şikâyetçiydi.

Dinsel inanç konusunda panteist düşünceler taşır Doğacı Kemal. Ona göre doğa, en kutsal ibadet mekânıdır. Kutsal mekânlara tecavüz etmek; yani, ormanları katletmek, derelerin yatağını değiştirmek, nükleer santraller kurmak, hem suçtur hem kendini yok etmektir. Ölümün beşeri yasalardan daha adil olduğunu savunur. Çünkü, varlıklı, yoksul, efendi, köle, imam, cemaat demeden herkesi eşitler ölüm. Bir gün evinin bahçesinde ölü bulundu gerçek ismiyle Sinopluların Kemal Koca abisi; 2004 yılıydı… Kalp krizi geçirmişti. Sormak isterdim ilk ve son kez:

-Kemal abi, nereye?

-Çukurbağ’a, güneşle denizin sonrasız dansını izlemeye…

Yüksek İktisat Ve Ticaret Mektebi’ni bitirmişti. Ama, diplomasını bile almadı. Mülkiyet duygusu olmayanın ticaretle ne ilişkisi olabilirdi ki! İnsanın fiziksel ihtiyaçları için özel bir çaba harcaması gereksizdi. Gider, güvendiği birinin kapısında bir tas çorba içer, çamaşırlarını yıkamak için ufacık bir kazan isteyebilirdi. Nasılsa, suyu ısıtacak ateşi yakmasını biliyordu! Teknolojiden geriye doğru gidildiğinde sadece ateş kalmaz mıydı? Ateşe yürümek isterdi Doğacı Kemal; bir imkânsızlık, bir çılgınlık olsa da…

Çılgınlıktı; çünkü, “çiçek istemiyorum; biliyorum, ormandan koparacaksınız” diyen Brezilyalı doğa eylemcisi Reberio de Silva ve karısı öldürülmüştü. Çılgınlıktı; çünkü, Gezi Direnişi kurbanı Ethem’in babası Muzaffer Sarısülük, yirmi beş yıldır insanlardan, teknolojiden uzak yaşıyordu. Çılgınlıktı; çünkü, Julia Butterfly Hill, orman katliamına engel olmak için tırmandığı 1000 yıllık bir kızılağaçtan iki yıl boyunca hiç yere inmemişti. Evet, çılgınlıktı…

Doğacı Kemal de çılgındı. Hatta, Platon’un Diyojen’i tanımladığı gibi o da bir Çılgın Sokrat’tı. Ömrü boyunca namuslu ve erdemli yaşadı. Sürü insana, bize birey olabilmeyi öğretti; hiç sezdirmeden… Gitti, Sarıkum’da kaplumbağalarla konuştu, geldi Aşıklar Caddesi’nde kızlı erkekli gençlerle… Fakat, en çok kaplumbağalar, kurbağalar dinledi onu; kertenkeleler, yılkı atları, su yosunları dinledi…

Diyojen, henüz çocukken ailesiyle birlikte Sinop’tan Atina’ya sürgün edildi.  Atinalılar ona “Sinoplular, seni buraya, Atina’ya sürdüler” deyince “Ben de onları Sinop’ta kalmaya mahkûm” ettim diyecekti. Doğacı Kemal, Sinop’ta doğdu, Sinop’ta öldü.

Sinoplu Diyojen’den daha Sinoplu bir kinikti.

İlyas Tunç

SOL Gazetesi, 11 Aralık 2013, Çarşamba

close

Estragon

 

I’m nobody

but another one

abandoned and alone

under this peaceful tree ...

if there isn’t anything to do !..

- yes, let’s get out of here

the hat, the boot ... useless things

life is there to waste time

and the dough hasn’t risen yet

let’s stare at the horizon… after a while

Godot! death or utopia !

namely, ellipsis

half a sentence ...

oh the life I never live !

passive expectation, paranoia!  

that’s it, a few words in haste

and a boring dialogue

at the doorstep of nothingness

 

- what the hell ! why am I waiting here ?

 

İlyas Tunc

Translated from Turkish by the poet and Robert Berold

 
close

Estragon

kimim ki ben şu sakin

söğüt ağacının altında

bir başına bırakılmış

diğerinden başka...

yapacak bir şey yoksa !

- 'evet, hadi gidelim'

şapka, çizme...ıvır zıvır

hayat bir oyalanma

derken gecikti maya

ufka bakalım... birazdan

Godot ! ölüm ya da ütopya !

yani yarım kalmış cümle

art arda üç nokta...

ah, benim olmayan ömrüm !

edilgen bekleyiş, paranoya !

hiç' liğin eşiğinde hepsi

ayaküstü bir iki söz

sıkıcı bir buluşma

-sahi, neden geldim buraya

İlyas Tunç
next page

tedirgin

vadiden akan toprağı tutacak ağaç kalmadı   alıp götürüyorum yurdumun...

Zorba ve Çocuk

düşürüyor zorba çay bardağını elinden   tam da uzanıyorken...

iyiyim ya siz

  gün boyunca gösterdiğim gereksiz incelik korkunç bir düş oluyor uykuya...

black widow

the shadow of the antenna falls through the roof window into the attic, into the...

Özgürlük Heykeli’ne Tırmanırken

                                    “My love life is terrible. The...

DİJOJEN’DEN DAHA SİNOPLU BİR KİNİK: DOĞACI KEMAL

DİYOJEN’DEN DAHA SİNOPLU BİR KİNİK: DOĞACI KEMAL Özgürlük, bir varoluş...

Estragon

  I’m nobody but another one abandoned and alone under this peaceful...

Estragon

kimim ki ben şu sakin söğüt ağacının altında bir başına...